Bilimsel bilmeceler, fen ve doğa temelli ipuçlarıyla hazırlanan düşündürücü bilmece sorularıdır. Bilimsel bilmeceler ve cevapları sayesinde hem eğlenebilir hem de bilgini test edebilirsin. Fizik, kimya, biyoloji ve uzay konulu bilmecelerle zekanı sınamaya hazır mısın?
Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil, basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su, çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.
Her insan ağzıyla konuşur ama konuşabilmeyi sağlayan asıl organ beyindir. Beyinde oluşan düşünceler dilimize ve dudaklarımıza aktarılır. Hayvanlar bu nedenle konuşamaz. Papağan ve benzeri kuşların yaptıkları konuşma değil, mükemmel bir ses tınısı ezberi ve tekrardır. Sesleri ezberler ve taklit ederler. Kuşların ses organları memeli hayvanlardan farklı olarak gırtlakta değil göğüs kafeslerinin dibinde, karın boşluğunun derinliklerindedir. Kuşların doğasında ses taklit yeteneği vardır. Doğayla iç içe yaşarken diğer kuşların seslerini taklit ederek bir çeşit iletişim sağlarlar.
Fotoğraf makinemize koyduğumuz filmler ışıktan etkilenir. Resim çekmek için düğmeye basınca, objektifin içinden küçük bir pencere açılıp kapanır. Böylece; ışıkla birlikte çevrenin görüntüsü de filmin üzerine düşmüş olur. Işık ve gölgenin şiddetine göre filmin üzerine düşmüş olur. Işık ve gölgenin şiddetine göre filmin üzerinde lekeler oluşur. Makineden çıkarılan film banyo edilince, bu lekeler daha da belirginleşir. Negatif olan bu görüntü, önce pozitif hale getirilir sonra da fotoğraf kağıdı üzerine düşürülür.
Yapıştırıcıların sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzer veya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır. Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekmektedir.
Açlık hissini insülin, leptin, ghrelin ve cholecystokinin hormonları kontrol eder. Beyne açlık mesajını yollayan bu hormonların seviyesi kandaki çeşitli besin ve midedeki sindirim sıvılarına bağlıdır.
Kuşlar bu hareketleriyle tüylerinin arasına hava hapsederler. Hava ise iyi bir yalıtkan (ısı iletimi çok zayıf) olduğu için dışarıdaki soğuğu içeri almaz, içerdeki vücut ısısını dışarı vermez.
Her cisim, ışığı farklı miktarlarda yansıtır. Yani cisimler, üzerlerine düşen ışığın bir miktarını emdikten (soğurduktan) sonra, geriye kalan kısmını yansıtırlar. Cisimlerin yansıttıkları ışık miktarı, renkleri belirler. Çok fazla ışık yansıtan cisimler gözümüze beyaz, hiç yansıtmayanlar siyah olarak görünür. Kar, üzerine vuran ışığın tamamına yakınını yansıttığı için, beyaz görünür. Katran ise, üzerine vuran ışığın tamamını emdiği için siyah görünür. Kırmızı olarak gördüğümüz yüzeyler, ışığın sadece kırmızı bölümünü yansıtıp, diğer bölümlerini emerler. Yeşil bir yüzey, ışığın yeşil kısmını, sarı bir yüzey ise sarı kısmını yansıtıp, diğer bölümlerini emer.
Ses perdesinin çıkardığı sesin yüksek veya alçak olması, ses tellerinin uzunluğuna ve kalınlığına bağlıdır. Kadınların ses tellerinin ortalama uzunluğu takriben 10 milimetre, erkeklerinki ise 18 milimetre civarındadır. İşte bu nedenle, daha kısa olan kadın ses telleri, erkeklere kıyasla daha yüksek tonda ses üretirler. Kadınlar arasında olduğu gibi, erkekler arasında da, ses telleri değişik uzunlukta ve kalınlıkta olanlar vardır, dolayısıyla hem kadınlar hem de erkekler arasında, ses tonu farklılıkları olmaktadır.
Tek nedeni vardır, vakum. Yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam şişedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın bir boşluk vardır. Vakumlu bir ortamda hava molekülleri dağılmadığından ısı iletilemez. Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Böylece termosa konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.
Cam, erimiş haldeki kumdur. Değişik maddelerle zenginleştirilirse kaliteli cam elde edilir. Beyaz kumdan elde edilen silis veya kuvars madeni ile, karbonat, nitrat, sülfat ve diğer bazı maddelerden oluşan toz karışım fırınlarda ısıtılarak eritilir ve işlenir.
Akım oluşmadığı için. Elektriğin bir canlıya zarar vermesi için, elektrik akımının bu canlının üzerinden akması gerekir. Bunun için akımın bir taraftan girip başka bir yerden vücudu terk etmesi gerekir. Bir telin üzerinde duran kuşun üzerinden akım bu yüzden geçmez. Eğer kuş iki ayrı tele birden dokunabilseydi bir teldeki akım kuşun üzerinden diğer tele akardı ve kuş çarpılmış olurdu. Evlerimizdeki elektrik prizlerinde de en az iki delik olmasının sebebi aynıdır. Aletlerimize bir taraftan elektriğin girmesi, aletin içinde dolaşarak başka bir yoldan terk etmesi gerekir. Bir telin üzerindeki kuşun bir ayağından elektriğin girip diğer ayağından çıkabileceği, böylece çarpılabileceği akla gelebilir. Ama bu olay gerçekleşmez. Çünkü kuşun iki bacağı arasındaki çok düşük dirençli, akımın çok rahat geçebileceği elektrik teli varken; akım, çok daha yüksek dirençli kuşun üzerinden geçmez.
Mumyalama tekniklerinin amacı, ölen kişinin hayattayken sahip olduğu görünüşünü korumasını sağlamaktı. Bu yapılırken önce vücut iç organlarından ve suyundan arındırılır, üzerine güzel kokular dökülür, çürümeyi engellemek için hoş kokulu ve şifalı bitkilerle doldurulurdu. Daha sonra şeritler kullanılarak özenle sarılan mumya, koruyucu muskalarla kaplanırdı. Ama bu da yeterli değildi. İç içe konulan birçok tabuta yerleştirilen mumya son olarak bir lahitin içine yerleştirilirdi. Her lahitin üzerine ölen kişinin tasviri yontulurdu. İç organlarının konduğu kanoposlar, ölünün hizmetçiliğini yaptığına inanılan küçük heykeller, cenazeye göz kulak olurdu. Tüm bu eşyaların üzerinde yazılar veya sembollerle dolu etiketler bulunurdu. Ölünün cennete gitmesi için Tanrı Osiris'in mahkemesinden geçmesi gerekirdi. Bu yüzden sorulan sorulardaki tuzaklara ölünün düşmemesi için tabuta bir de Ölüler Kitabı konulurdu.
İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze uzanan bir varsayımıdır. Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu kanıtlamıştır. Ay, dünyadaki okyanusların gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzdaki suyun oranı, okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkileseydi yalnız dolunayda değil her gün olması gerekirdi. Dolunayda Ay'ın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir. Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.
Ellerimizde az da olsa bir miktar nem vardır. Buzluktan yeni çıkardığımız bir buz kalıbını tuttuğumuzda parmaklarımızdaki nem donar ve buz kabına yapışır.
Şimşek çakması sonucunda ortaya çıkan sıcaklık havayı ısıtır ve genişletir. Bu genleşme sonucunda birbirinden hızla uzaklaşan hava molekülleri, gök gürültüsü dediğimiz o korkunç sesi çıkarırlar.
Aslında kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumaşın az biraz uzaması gerekmektedir. Ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama, sabun hepsi kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kez yıkandıktan sonra ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra yıkandığında çekmez.
Kışın çok kar yağışı alan bir bölgede yaşıyorsanız, karayolları görevlilerinin yollardaki buzlanmayı gidermek için tuzu kullandıklarını görmüşsünüzdür. Ancak tuz aynı zamanda dondurma yapımında da kullanılmaktadır. Peki ama tuz, bu iki ters gibi görülen işlevi nasıl becermektedir? Herkesin sandığının aksine tuz suyun içinde şekerin eridiği gibi erimez. Tuz buzun içine girince onu çözer. Tuz yine kalır ama buz çözüldüğü için artık o su değil, tuzlu sudur ve erime noktası saf sudan daha düşüktür. Buzlanmış yollara tuz döküldüğü zaman, tuz önce buz ile çözümlenerek bir buzlu su tabakası oluşturur ve bu çözeltinin donma noktası düşük olduğundan, sıfırın altındaki sıcaklıklarda bile donmadan kalabilir. Günümüzde ABD'de üretilen tuzun yüzde 45'i yollardaki buzun eritilmesinde kullanılmaktadır. Bilindiği gibi su, sıcaklığı sıfır dereceye varınca donar. Suya tuz ilavesi ile bu donma sıcaklığı da düşer. Suya yüzde 10 tuz ilavesi donma sıcaklığını -6 dereceye indirir. Yüzde 20 tuz karıştırılmış su ise -16 derecede donar. Ancak yolun veya buzun ısısı -16 dereceden de az ise artık tuzun erimede pek etkisi olmaz, sadece buzun üstünde kalarak tekerleklerin kaymasını azaltabilir. Dondurma yaparken de karışımın çevresinde çok düşük ısıya ihtiyaç vardır. Dondurma karışımının etrafındaki ısının çok düşük olması, ancak bu düşük ısıda karışımın donmaması gerekir. Burada eklenen tuz karışımın sıfır derecenin altında bile donmadan dondurmanın oluşturulmasını sağlar. Hatırlarsanız Titanic filminde okyanus suyunun ısısı sıfırın birkaç derece altında olmasına rağmen, deniz suyunun yüzeyi, içindeki tuz nedeniyle hala donmamıştı.
Sesler havayı titreştirerek uzaklara ulaşır. Titreşen molekülleri çarptıkları yeri de titreştirirler. Uçaklar büyük gürültü çıkardıkları için, oluşturdukları titreşimde fazla olur. Bu titreşimler evimizi ve pencerelerimizi sallayabilir, havasız yerlerle ses iletilemez.
Pille çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses yükselticisi olan bütün aletler için aynıdır.
Döner kapıların yapılmasının amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içi, sürekli olarak kışın ısıtılır, yazın soğutulur. Açılan normal kapıdan içeri soğuk/sıcak hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel, AVM vb. büyük binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar içerdeki havanın dışarı çıkmasına, dışardaki havanın da içeri girmesini engel olur.
Yalnız Çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çin'de ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
Göz günde 300 ml göz yaşı üretir. Duygusal göz yaşları beyindeki bir sinir merkezi tarafından gönderilen sinyalle harekete geçer ve sinyal, kan basıncının yüzde olarak yükselmesine ve yaşların gözden süzülmesine yol açar. Böylelikle insan ağlamış olur.
Esneme konusunda bugüne kadar oldukça çok araştırma yapıldı. Bilim adamları bugüne kadar esneme konusunda bilinenleri ve tahmin edilenleri doğruladılar. Biz insanlar genellikle gece yatma saati sıralarında veya sabah kalktıktan sonraki saat içinde daha fazla esniyoruz. Ayrıca canımız sıkıldığında esnememiz geliyor. Esnemenin bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Yanımızdaki esnerse nedense bizi de esneme alıyor... Ancak insan ve hayvanların neden dolayı esnedikleri konusunda ise fizyologlar bize fazla bir şey söyleyemiyor. Bir grup bilim adamı, esneme için öne sürülen oksijen azlığının ve karbondioksit fazlalığının doğru olmadığını belirtti. Bu gazların karışımını farklı ölçülerde alan deneklerin bireysel esneme ihtiyaçlarında bir değişiklik görülmedi. Öyle görülüyor ki, esnemenin nefes alıp verme ile ilişkisi sanıldığından çok daha az veya hiç yok. Esnemeye tamamen farklı mekanizmalar yol açıyor.
Nefes borusunun üst ucunda bulunan bir kapakçık yutkunurken kapanır, nefes alırken açılır. Bu kapak açılınca, göğüs boşluğumuzda bulunan diyafram aşağı doğru iner ve akciğerlerimize hava girmesini sağlar. Böylece, yediklerimizin nefes borumuza kaçması önlenmiş olur. Bu açılıp kapanmalar beynimiz tarafından gönderilen emirle gerçekleşir. Bazen, kapakçığa ve diyaframı kontrol eden kaslara beyin tarafından gönderilen emirler karışır ve sistem tersine döner. Bu durum, diyaframda kasılmaya yol açar ve sonuçta hıçkırmış oluruz.
Rüyalar kısaca REM (Rapid eye movements) adı verilen hızlı göz hareketlerinin gözlenebildiği sırada görülür. Uykunun bu evresi REM veresi olarak adlandırılır. Kişi REM evresi sonunda uyandırılırsa, anımsanan rüyalar genellikle basittir: bir-iki görüntü, bir-iki kişi, bir-iki nesne. Öte yandan beynin belli bir bölümünden küçük bir elektrik akımı geçirildiğinde, insan ve nesnelerden oluşan bir görüntü ya da anın canlanması sağlanabilmektedir. Beynin etkinliği uyku sırasında da kaydedilebilir ve böylece kişinin rüya görüp görmediği belirlenir. Uyku, kan dolaşımı, solunum gibi faaliyetlerin çoğunda faaliyet seviyesinin azalması demektir. Canlı varlıkların çoğunun faaliyetinde bir devirli düzen vardır; bunlardan bazıları, geceyle gündüzün doğurduğu ritme tekabül eder. Normal uyku, az ve çok derindir. Derin ve hemen hemen rüyasız geçen uykular da var gibidir. Normal uykunun derinliği başlangıçta süratle artar sonra uyanıklığa varmak üzere derece derece azalır. Bununla beraber normal uyanış, en hafif uykudan yeteri kadar açık bir süreksizlikle ayrılmıştır. Uykudaki düşünce de bir nevi düşüncedir ama artık bu uyanıklık halindeki düşünce gibi davranışın gerçek bir uyma zorunluluğuna bağlı değildir; bu düşünce aşağı derecede bir gerginliği olan kararsız yöneliminde çok hareketli ve dolayısıyla mantıksız bir faaliyettir. Görüşler, uyku ile arasındaki orta haller ve bilhassa bu iki hal arasındaki hakiki uykudan önce (veya bazen de sonra) yer alan gidip gelmelerde kendini gösterirler. Mesela: İnsan, uykusunu yenmeye çalışarak bir kitap okurken başı birden bire bir yana düşer, sonra tekrar doğrulur ve bu böylece sürer. Hemen hemen ani olan bu uyuklamalar sırasında görme ve işitme sanıları görülür. (Nesneler ve kişiler hakkında hayaller, kelimelerin veya saçma sapan cümlelerin işitilmesi gibi.) Bir kurama göre, derin uykuda beyindeki sinir hücrelerinden biri doğal süreçte yavaşça elektrikle yüklenmekte ve komşu hücreleri de aynı biçimde etkilemektedir. Bu, uyanık olduğumuzda düşüncelerin gerçekleşmesine yarayan mekanizmaya benzemektedir. Sinir hücrelerinin uyarılmaları anılarımızı canlandırıp sahnelere dönüştürür. Uyandığımızda da bunları anımsayıp rüya olarak adlandırırız.
Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.
Gıdıklanırken gülmeyi, eğlence için küçükken başkalarının gıdıklamasıyla öğrenmekteyiz. En son yapılan araştırmaya göre ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir birey kendini gıdıklayamaz.
Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya geçer. Diğer canlılarda olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır. İşte bu nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar titrer, bu da sanki dişler birbirine vuruyormuş gibi görüntü verir.
Bu konuda iki ayrı açıklama vardır. 1. İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada çın sesiyle tokuşturmak. Şarabın rengi, görme; diliyle tat alma; burunla koklama; eliyle dokunma ve çın sesiyle işitme. Şarap bütün duyguları tatmin eder anlamını taşır. 2. Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip, ona zehirli içki sunması doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin içkisinden bir yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi. Sonra aynı anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine güvenini göstermek için kadehini ev sahibinin yukarı kaldırdığı kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek olmadığını gösterirdi.
Göz yaşının göz kapakları arasında uzun süre kalarak kuruması nedeniyle çapaklanma olabilir. Genellikle uykudan uyandığımız ilk zamanlarda olan bu durum normaldir. Ancak çapaklanma gün içerisinde de rahatsız edici şekilde devam ediyorsa mutlaka bir göz hekimine müracaat etmek gerekir.
Bilim adamları geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anı veya öykü şeklinde organize olduğunu ileri sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine sahip değiller. Öykü ve anılarını anlatamıyorlar. Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün konuşabildikleri, anlayış, seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye dönüştüremiyorlar. Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında kaydetmeye başlıyor.
Çaydanlıktaki suyun önce alt bölümü ısınır. Suyun sıcaklığı yükseldikçe dipte buhar kabarcıklar (hava kabarcıkları değil) oluşur. Sudan daha hafif olduklarından yukarı doğru yükselen bu kabarcıklar üst kısımlarda daha soğuk olan suyla karşılaştıklarında sönerler. Çok sayıda kabarcığın sönüşünü biz tıslama sesi olarak duyarız. Yani bu ses oluşup sönen kabarcık sayısı arttıkça artar. Çaydanlıktaki suyun tamamı kaynama noktasına kadar ısıtıldığında, buhar kabarcıkları sönmezler; çünkü üst kısımlarda karşılaşabilecekleri soğuk bir tabaka kalmamıştır. Bu durumda artık tıslama sesi duyulmaz; çaydanlıktaki suyun tamamı kaynamaktadır.
Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarının yiyeceklerini çok küçük parçalar halinde yemelerinden çubuk kullandıkları anlaşılıyor. Çin'de eskiden yalnızca zenginler masada otururlardı. Halkın çoğunluğu tabakları ellerinde yemek yerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını tutar, öteki elleriyle çubuk kullanarak beslenirlerdi. Hızla artan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çeken Çinliler önlerindeki yiyeceği küçük parçalar halinde çoğaltarak yiyorlardı. O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle de tahta kullanımı kısıtlıydı. Masa kullanımı bu yüzden çok zordu. Çubuklar fildişinden ve kemikten yapılırdı.
Kalemin tarihi, yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşlarıyla duvar resimleri yapmıştır. Mürekkepli metal kalemler Romalılar tarafından biliniyordu. Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin ilk modeli 1880 yılında yapılmıştır fakat rağbet görmemiştir. Uçakların gelişmesiyle gündeme tekrar gelir. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalem mürekkebi basınç nedeniyle dışarı akarak kağıdı ya da giysiyi lekeler. 2. Dünya Savaşı'nda askeri uçaklarda kullanılan tükenmez kalem sonradan yaygınlaşmıştır. Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş minik bir bilye aracılığıyla aktarılır. Fakat dolmakalemin özelliği seçkin ve yazıyı kaliteli kılmasıdır.
Laika adında bir köpektir. 3 Kasım 1957 tarihinde, Ruslar tarafından Sputnik 2 aracında uzaya gönderilen Laika, aynı zamanda dünyadan uzaya gönderilen ilk hayvandır. Bundan sonra, geçtiğimiz 40 yıl boyunca uzaya köpek, tavşan, maymun, kaplumbağa, örümcek ve fare gibi hayvanlar gönderilmiştir.
Havada bir kuş misali mesafeleri kısaltan ve insanların dünyanın her yerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayan uçakların havada motorlar sayesinde durduğuna dair genel bir kanı bulunmaktadır. Ancak bu durum doğru değildir. Uçakların havada kalmasını sağlayan sistem motorları değil, kanatlarıdır. Uçak motorlarının görevi, öndeki hava akımını içine doğru alarak arka tarafa itmesidir. Bu sayede uçak itme gücü ile ileri doğru hareket edebilmektedir. Uçakların kanat yapıları kesiftir. Uçak ileri yönlü hareket ettiği zaman, bu kesif yapı sayesinde kanadın alt kısmından yukarı doğru bir kaldırma kuvveti ortaya çıkmaktadır. Bu kuvvet ortaya çıkarken hava, uçağa karşı bir direnç göstermektedir. Uçağın kanatlarının sahip olduğu bir kaldırma kuvveti bulunmaktadır. Uçak hareket ettikten sonra hızı arttıkça, kanatların kaldırma kuvveti de aynı şekilde artmaktadır. Uçağın iki kanadında ortaya çıkan kaldırma kuvveti, havanın direncinin ve yer çekiminin toplam kuvvetinden daha fazladır. Bu sayede uçaklar yerde belirli bir hıza ulaştıktan sonra havalanmaya başlarlar. bilmeceler.tr Uçağın uçma şekli ile kuşların uçma şekli arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Kuşlar uçabilmek için kanat çırparlar. Her kanat çırpınışında kanatların altında kalan hava aşağı itilir. Etki – tepki prensibi gereği kuşlar bu şekilde havalanmaktadır. Kuşlar havalandıktan sonra yükseklik kavramı hıza dönüşür ve kanatlarda bulunan aerodinamik yapı sayesinde taşıma kuvveti ortaya çıkar. Taşıma kuvveti her kanat çırpma işleminde tekrar eder ve hız artmış olur. Hızın artışı ile beraber tekrar bir taşıma kuvveti ortaya çıkar ve kuşlar bu sayede uzun süre havada kalırlar. Uçakların havada yükselmesinin temeli de tıpkı kuşlardaki gibidir. Uçakların kanatları özel olarak tasarlanmakta ve havada kalmayı sağlayabilecek nitelikte üretilmektedir. Kanatların üretiminde kullanılan malzemeler de özel olarak seçilmektedir. Yani bilinenin aksine uçakların havada kalmasının en önemli kaynağı motorları değil kanatlarıdır.
Mısır taneleri nişasta ve bir miktar da nem içerir. Isınan mısır tanesinin içindeki nem buharlaşıp genişler. Oluşan basınca dayanamayan tane de patlar.
Tek yumurta ikizleri aynı DNA’ya sahip olsalar da hücre yapıları aynı değildir, dış görünüşünüzü genleriniz belirlemez. Parmak izleri ise vücutta maruz kalınan hormonlara bağlıdır. İki hücrenin hormon seviyesi farklı olduğu için, parmak izleri de aynı olmaz.
Soğan doğrandığında havaya lachrymatory factor isimli bir enzim yayılıyor ve bu da gözde kaşıntı yapıyor. Göz ise kendini savunmak için gözyaşlarını kullanıyor.
Bir ırmağın ya da, bir bardaktan diğer bardağa boşalttığınız suyun sesini hiç dinlediniz mi? Su sesinin dinlendirici bir etkisi vardır üstelik. Bu hoş sesi, hareket eden suyun içindeki hava kabarcıkları çıkarır. Tıpkı bir zilin sallanan tokmağı gibidir bu kabarcıklar. Sıkışıp, sonra boşaltırlar havalarını. Bu hava kabarcıklarını, bir bardaktan diğer bardağa boşalttığınız suyun içinde rahatlıkla görebilirsiniz.